12 Aralık 2010 Pazar

Seni Ölümsüz Kılamadım...


Kimsenin vazgeçilmez olmadığını söylemiş miydim daha önce. Elbette!

Biri sizden vazgeçtiğinde bu sizin bir nebze olsun umrunuzdaysa, dönüp "Ben nerede hata yaptım?" diyin önce telefona sarılıp kavga çıkarmak yerine. Zira o görüşme sizin son şansınız. Hayır belki o kişiyi geri kazanamayacaksınız, hele benim gibi biriyse neredeyse imkansız. Ama o telefona sarılıp ağzınıza geleni saymadan önce bir düşünün: siz nerede hata yaptınız?

Karşınızdaki kişi elbette hata yapmış olabilir. Bunlara kafa yormayın. Ama şunu bilin, genelde hatalar karşılıklıdır. Siz bir hata yaparsınız, o bir hata yapar, siz, o, siz, o... Bomba patladığında bombayı patlatan düzeneği kendinizden başlayarak çözmeye başlayın. Siz kendinizi ne kadar hatalı görürseniz, karşınızdaki de kendi hatalarını görmeye başlayacaktır.

Son görüşme son şansınız demiştim. Özür dilemek için son şansınız, ölümsüz kılınabilmek için son şansınız. Kendi hatalarınızı görerek, özür dileyerek yapılan bir son görüşme; ona da hatalarını görmesi için fırsat verecektir. Unutmayın, siz ne kadar sağlam vurursanız vurun; karşınızdakinin "guard"ı o kadar gelişecektir. Çünkü ilk siz vurmuyorsunuz o yumruk gibi sözleri. Daha önce başkaları vurdu oralardan.

Bir ring hayal edin şimdi; iki boksör çıkıyor, hakem işaretini veriyor, gong çalıyor. İki boksör de hazır durumda; biri vurup indirmek, can yakmak, nakavt etmek, kazanan olmak istiyor. Diğeri ringe zorla çıkarılmış. Nakavt olsa bile emin olun ilk yumrukta nakavt olacak, sırf ringden çekilmek için. Siz ya çok iyi savunan biriyle karşılaşıyorsunuz, ya da kendini savunmayacak biriyle. Derken boksörlerden biri kendi kendini yumruklamaya başlıyor. Emin olun karşınıza ilk yumruğunuzla nakavt olmaya hevesli ya da kendini iyi savunup sizi yorup dövüşü en az hasarla atlatacak bu sert adam afallayacak ve "guard"ını indirecektir. Belki "Ne yapıyorsun sen?" diye ellerinizi tutacaktır, kendinize zarar vermenizi engelleyecektir. Bunu bir düşünün, bu rakibinizi boş verin ama bundan sonra belki işinize yarar.

19 Kasım 2010 Cuma

Özl-emek

İnsan bazen ne hissedeceğini bilmiyor. Bir şeylere emek vermeyi özlediğimi fark ettim. En iyi dostlarımdan biriyle epey dertleştik geçen gece; o geceki muhabbette sık tekrarlanan bir laf vardı:

- Oktay gerçekten çok salaksın.

O kadar çok tekrarlandı ki, üzerine düşünmek zorunda kaldım. Gerçekten de salaktım. Hani bazıları -daha doğrusu biz salaklar- vefa da diyor buna; bizi gerçekten umursamayan insanların iyiliğini düşünüyoruz. Ama X, ama X, ama X... Sana ne lan X'ten, X götünü kurtardı çoktan; sen kendi haline bak, onu ayakta tutucam diye şu düştüğün hale bak... Haklıydı, kesinlikle haklıydı...

Vesta'nın doğumundan bir süre sonra, cinnetin eşiğine gelmiştim. Köpekler yüzünden değil; insanlar yüzünden. Onlara laf anlatmanın zorluğu yüzünden. Köpekler sadece sorunun merkezinde yer alıyordu. Çok dolmuştum; beni anlasa anlasa o anlardı; tesadüf face'de online görünce dayanamadım içimde ne varsa anlattım. Çok şey beklemiyordum açıkçası; dinlesin işte, "Seni anlıyorum" desin, "Zor durumdasın ama geçecek" desin, "Bunu göze almıştın" desin; bilmediğim bir şey demesine gerek yoktu; sadece çevremde beni anlamayan o kadar çok insan vardı ki, istediğim tek şey anlaşılmaktı. Ergen tribi gibi ama ergenlikte hiç "kimse beni anlamıyor" diye serzenişte bulunmadım; gerçekten de çevremdeki kimse beni anlamıyordu o anda. Neyse çok uzatmayacağım; onca lafın üstüne aldığım cevap: "Olur öyle şeyler yaaa" olmuştu. Bu kadar, inanın ne eksik ne fazla. Olurdu böyle şeyler. Yoldan geçen adama anlatsam ne hissettiğimi; "Bilader bi' otur sakinleş" derdi en azından. Neyse niye anlattım bunu? Salaklığımdan bahsediyordum. Vefa diyordum; tüm bu düzlüğüne, sığlığına ve değişmişliğine rağmen bugün bile bi' sıkıntısı olsa koşar giderdim. Taa ki geçen geceye dek. Salak olduğum defalarca yüzüme vurulana kadar.

Bir anda boşluğa düştüm o gece. Keşke çok önce yapsaymışız bu konuşmayı dedim. Neden abi? Neden takıyordum kafaya. Bana neydi? O koşar mıydı, koşmazdı; ben de koşmamalıydım. Kapitalist düşünce sistemi işte. Bunu kabullenelim hepimiz; zira kapitalizmin içinde devrimcilik oynamak neyse, kapitalist insan ilişkilerinde de dostluğu, vefayı oynamak oydu. Ah şu idealizmim. Bak elin adamı bırakıp giderken arkasındaki enkazı umursamıyor bile. Sense "Aman abi ilgilenin üzülmesin, aman çabuk toparlasın" diye kastırıyorsun. Sen üzülmüyor muydun, sen zor duruma düşmedin mi, ahır gibi yerlerde kalmadın mı, pisliğin içinde yatmadın mı? Rezil, sefil olmadın mı? Sana gelenlere, "siz onunla ilgilenin ben başımın çaresine bakarım" demedin mi? Sen ödemedin mi borcunu? Sen tüm olanlara rağmen dostluk elini uzatmadın mı? Daha neyin vefasıydı?

Bu yazı tamamen başka bir şeyle ilgili. Oraya daha yeni geliyorum aslında. Tüm bunları idrak ettiğimde üzerimden yük kalktı. Öyle böyle değil. Artık öyle bir sorumluluğum yoktu. Çocuklar gibi şendim bu sabah uyandığımda. Renkli istop oynayalım dedim 26 yaşımda... Harbi harbi oynayasım vardı. Bir seneyi aşkın zamandır bir alışveriş merkezinden içeri adım atmadğımı fark ettim bugün. O kaygan zemini özlemiştim, sarı parlak ışıkları. Üstelik de nefret ederim alışveriş merkezlerinden falan. Sinemaya gitmeyi özlemiştim. En önemlisi sevmeyi ve sevilmeyi özlemiştim. Dikkat edin henüz aşkı özleyecek kadar değilim. O da olacak bir gün; ama bugün değildi. En başta doğru zaman değildi.

Neyse, emek vermeyi özlemiştim. Bir insana; arkadaş olarak, dost olarak... Son 3 yılda hayatıma hiç yeni "dost" girmemişti mesela. Kullan-at ilişkiler vardı; her anlamda. Karşılıklı kullanıştık, atıştık sonunda. Soğumuştum çünkü insanlardan. Emek vermek demek, birilerine umut bağlamak demekti aynı zamanda. Neden emek verirsin? Bir şeyler olsun diye. Ama son 3 yılda birinden bir şey almaya çabalamadım, biriyle ilişkimi düzeltmeye, yükseltmeye, yararlı hale getirmeye çalışmadım. Bir şeyler verdim; ufacık tefecik kırıntılar. Onlar da bana bozukluklarını verdi. Sonra alıp vereceğimiz bitince koptuk gitti. Bu kadar sığ, bu kadar yabani, bu kadar samimiyetsizdi. Oysa ben karşılıksız vermeyi seven bir adamdım. Akrep kaçmıştı kalbime.

Konuşmak gereksizdi; tanımak ve kendini anlatmak gereksizdi. Hala aslında gereksiz sayılır. Konuşmak çok gereksiz bir eylem aslında ya neyse. Yüzyüze baktığın bir insanla neden konuşasın ki? Gözlerin anlatıyor, onun da anlatıyorsa lüzumsuz yani. Ama görüşmek de gereksizdi. Of iş güç bir sürü koşturmaca, stres içinde bir de insanlarla iletişim kurmak; ne zordu.

Ne olduysa o konuşmadan sonra oldu. Konuşmak, gezmek, tozmak, destek olmak/almak istiyordum. 3-5 yaş gençleşmiştim. Ne de güzel pek de güzel olmuştu. Yazmicam lan sıkıldım...


13 Kasım 2010 Cumartesi

Soğuk Nevale

Bir insan bu hızla soğuyabilir mi? Soğur, daha önce de defalarca yaşadım bu duyguyu. Hem bana yapıldı, hem başkalarına yaptım. Benim için milat 2002'dir bu bağlamda. En sevdiğim dostum, kardeşim, canım, her şeyimdi: bir gece hiç sebepsiz yere; ama gerçekten sebepsiz yere bitti her şey; gitti her şeyim. 28 ekim 2002'yi gösteriyordu tarih.

O tanıştırdı beni bu duyguyla. Hesap vermeden, sebep bildirmeden, belki hiç sebebin olmadan dün canım cicim dediğin ve gerçekten öyle hissettiğin insanları silip atmayı. Öncesinde ben böyle şeyler yapamazdım; bir şans daha, bir şans daha... Güvenirdim en başta sevdiklerime. Herkese değil ama sevdiklerime... Sonra ne olduysa oldu işte bu huyu edindim ondan. Giderken bir parça bırakır ya insanlar; onun bana bıraktığı bu lanet olası huydu: bir anda soğumak.


- Oktay ne oldu?
- Hiçbir şey.
- E o zaman suratın neden asık?
- Bir sebebi yok...

İşte bu cümleler her daim sonun başlangıcıdır bir insan ve benim aramda. Soğuyorum çünkü. Ve geri dönüşü yok. Yok yani, içimden gelmiyor; bir sebebi olması gerçekten gerekmiyor. Ufacık ve saçma sapan bir şey beni ona karşı isteksizleştiriyor; artık yanımda görmek istemiyorum. Hani kapıyı çarpıp çıksa gitse de kabahatlisi ben olmasam diyorum. "Çok değiştin sen" demeden, "eskiden böyle değildin"lere gelmeden gitsin. Kavgayla gitsin, sessizce gitsin; yeter ki gitsin. Çünkü o noktadan sonra canını yakacağım onun; biliyorum. Ve istemiyorum kimseye kötü olmak. Yaşadım ben, biliyorum sebepsizce gidenin verdiği acıyı. Yaşatmak istemiyorum başkasına.

Konuş, diyorlar: "Kafanda bir şeyler kuruyorsun sen". Kuruyorum da kurmasına, infazdan sonra ben hatırlamıyorum ki ne kurduğumu. Hatta eskiden kurardım, infaz ederdim, sonra anlatmaya bile gerek görmezdim. Kötü geliyor kulağa; ama bitmedi çünkü bugün fark ettiğim şey artık bir level üstündeyim bu huyun: kurmaya bile gerek görmemek. Bir malzeme geçsin elime yeter ki, artık nerelere çekebileceğimi bildiğimden midir, beynim kendi kendine bana sezdirmeden yaptığından mıdır nedir, o malzemenin gözüme görünmesi, kulağıma fısıldanması, beynime teğet geçmesi infaz için yeterli oluyor. Hani kurmacalara ne oldu? İnanın bilmiyorum. Hani yargılama süreci? Gerek yok... Hani söz hakkı? O hiç olmadı 2002'den beri...

Gerçekten sevmiyorum bu huyumu, insanlar ağlıyorlar; insanlar üzülüyorlar, insanlar soruyorlar: "Neden?". Ben de üzülüyorum, ben de içimden ağlıyorum, ben de soruyorum: Neden? Yok ki cevabı, yok yani. İnsan ister mi düne kadar çok değer verdiği bir şeyin birkaç dakika içinde yerle bir oluşuna seyirci kalmayı? Kim yerle bir ediyor? Ben. Kağıttan kuleler yapardım küçükken, abim gelir en üsttekini devirirdi. Çok sinirlenirdim ama tutardım kendimi, yerine koymaya çalışırdım; ne mümkün o sinirden titreyen ellerle. Birkaç kez denerdim, en son kafam bozulur hepsini yıkıverir sonra da ağlaya zırlaya saldırırdım ortalığa. Onun gibi işte, en üstteki kart devriliyor ve ben nedenini niçinini sorma ihtiyacı duymadan emek verdiğim kulemi yerle bir ediyorum. Ona benziyor sanırım bu huyum; ondan bulaştı bana...


20 Ağustos 2010 Cuma

Sessizlik...

Athena'ya veda ettik dun akşam. 16.00'dan 22.00'ye kadar koştur hoplat zıplat derken pili bitti hayvancağızın. O taşıma kafesine girmeden önceki bakışını sanırım hiç unutmayacağım. Aslında o ne olduğundan habersiz "bi rahat bırakın da uyuyayım" ya da "n'olur artık evimize gidelim" diyordu. İşte o bakışın ardından evimize tekrar dönmeyecek olması o bakışı benim için çok daha sancılı hale getiriyordu.

Bu zamana dek ayrıldığım 8 yavrumun içinden en çok canımı acıtan Athena oldu. Evet, çok yaramazdı, çoğu zaman Vesta'nın, Hachi'nin sabrını zorluyordu. Gurultucuydu, surekli bir cinlik peşindeydi. Yoruyordu... Şimdi yok, İstanbul'da artık. Evimizde bir sessizlik... gurultu yok, neşe de yok. Kadıköy'de kafasında taçla dolaşan bir fırlama görurseniz o benim biricik torunum...

Ama pırıl pırıl gözleri? Boncuk boncuk bakan gözlerini arıyorum her yerde. O son, yorgun bakışı hafızıma kazındı. Onu öyle hatırlamak istemiyorum.

Evet, yeni sahibiyle mutlu olacak, sadece onunla ilgilenecek, sadece onu sevecek bir sahibi var artık. Ama 3.5 ay yahu, boğazımın duğumlenmesine engel değil maalesef.

Umarım çok çok iyi olacak, çok çok iyi bakılacak Athena; kuçuk Vesta...

Seni ailecek özleyeceğiz.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Athena Yolcu

İnanması guç, 3 ayı geçti, neredeyse 3.5 aydır benimle birlikte... Elime doğmuş kuçuk Vesta'm... Yarın akşam İstanbul yolcusu. Kuçuk Park kesmemiş olacak, Kadıköy'un altını ustune getirecek. Kadıköy'de kafasında taçla dolaşan bi' haşere görurseniz işte o benim torunum.

Yeni sahibi Ozan, 4 gundur surekli birlikteyiz. Ona başına gelecekleri anlattım. Çok istekli, sevgi dolu bir genç.

Athena'yı çok özleyeceğim. Kuçuk Vesta'm o benim. Her şeyiyle kopyası. Gözleri, karakteri, fiziği... Kafasındaki 2, sırtındaki tek tel beyaz tuyu bile Vesta'nın aynısı. Ustune duşulurse çok buyuk işler başarabilecek karakterde bir köpek Athena.

Yerim olsun, yanımda kalsın isterdim. Vesta'yı yeniden buyutmek için. Ama yok, gitmek zorunda. Şu an tum yaramazlığından sıyrılmış, uslu uslu uyuyor.

O gittikten sonra kim yaramazlık yapacak bu evde?

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Alıntı içinde Alıntı Fw:Fw:Fw...

Tırnak içinde tırnaklarla dolu bir metin oldu bu. Son 2 yılda beni en çok duygulandıran, gözlerimi yaşartan bir mail aldım çok değerli öğrencimden geçtiğimiz aylarda. Evet, metin bana yazılmamıştı, ama metnin bana sunulması, sunulurken ki inceliği, duşunceler... Bunlar metnin içeriğinden daha önemliydi benim için; o metin okunurken akla gelmek yeterliydi.

O, benim için ilk ya da son değildi, söylediği gibi... Ama tekti; tek ve özel bir öğrenciydi. Bugun geldiği yerde bir gıdım katkım olduysa gerçekten, bir gıdım teşekkur ediyorsa; ufacık da olsa kendini keşfettiği yıllarda destek olabildiysem ona, beraber yuruduysek bir yolda, bir gıdım yer varsa ve kalacaksa kalbinde bana; taşıyacaksa... onu özel yapan işte bu yerdir; onun tabiriyle, "bizi biz yapan şey"...

Onu çok seviyor ve özluyorum...

"Sevgili Hocam,

Nette dolanırken tesadüfen buldum bu yazıyı. Kendimi buldum, sizi gördüm bu yazıda, benim için "bizi" buldum. Sizi ve beni: bizi. Ben yazabilmeyi, size ithaf edebilmeyi çok isterdim, çok kıskandım, niye ben yazmadım, yazamıyorum diye. Olsun, siz kendinize yazılmış gibi okuyun aşağıdaki metinden aldığım bölumleri. Kızmayın bana diye metnin tamamının linkini de vereceğim en sonunda. İçerik aynı olduktan sonra, duygular aynı, yaşananlar aynı olduktan sonra kimin yazdığının bir önemi olmasa gerek.

Okurken, demek ki her insanın hayatında bir Oktay Hocası oluyormuş dedim, yada şanslı insanların hayatında. Sizin için ben ilk değildim, biliyorum, son da değilim. Ama siz benim için ilk ve teksiniz. İşte bu y
üzden benim için bir tanesiniz.

Sizi çok seviyorum.

"Eğer hayatım bir Ezel dizisi olsaydı Ramiz Dayı.......

Bir tuba vardı, dediklerini belki kimse sallamazdı...
Bir tuba, lisedeydi o zamanlar, çok şey gibi okulu da ciddiye almazdı...
Ne sınıfın en çok çalışanı ne de okulu kırıp sallayanı...
Bilmem sormak lazım, o zamanlar var mıydı bir amacı?

S
adece kendi adıma konuşuyorum..
Bir hoca... Ve bir senede geçen yüzlerce heyecanlı gözler..
Büyüyen, büyütülen öğrenciler aracılığıyla aynı cümlelerle heyecanlandırılan başka yüzlerce öğrenci...

Bir kitap vardı önümde... Onunla cebelleşen ben...
Geçti hoca önümden...
Bir kitaba baktı bir de bana...

Daha beni tanımazken…
Sen yapabilirsin sanki dedi, farklısın dedi...
Kendimi benden önce keşfetmişti...

Kantinci abi seneye tekrar görüşeceğiz derken…
Ellerinin sıcaklığıydı başımı tavaf eden…
Kendime benden önce inanmıştı...
Beni bana inandırmıştı...


Geceler sürekli huzuruna çıktığı mahkeme…
Kahveler şahidi…
Avukatıydı kelimeleri…
Ve sırrıydı, tanığı da sanığı da…

Eğer hayatım bir Ezel dizisi olsaydı Ramiz Dayı...

Hani eskilerin dizisinde kuşçu vardı ya...
Sonralarda bir başka dizide Ömer Baba çıktı karşımıza...
Ben de şimdilerin dizisiyle buna benzer bir cümle kuruyorum...
Benzetmeyi/karşılaştırmayı sevmem...
Ve kendimle çelişmeyi de...
Ama inadına diyorum yine de...
İşte hayatım bir Ezel dizisi olsaydı, Ramiz Dayı..
Ali Hoca'm olurdu...
Ali Atlamaz...


Üstelik hayata nükte eden cümleleri kendi imzalı...
Bir o var ki, kendinden kareli, kendinden faktöriyelli...


Yazının tamamı: http://tirintuuba.blogspot.com/2010/02/eger-hayatm-bir-ezel-dizisi-olsayd.html
""

Şimdi metnin gerçek sahibinin bloğuna baktım, kendisiyle kuçuk bir diyaloğun ardında da, bu yazıyı yazmak geldi içimden. Ona da link atacağım ve soracağım daha sonra Ali Hocasını...

30 Temmuz 2010 Cuma

Andromeda "Hachi"

İşte batımın favori dişilerinden biri, 8 numara, Hachi... Bu yavru doğduğu gunden beri herkesin dikkatini çeken, nice taliplinin istediği bir yavru. Açıkçası ilk gunler az çektirmedi bana. Çunku çok ağlardı. Hatun acıktı mı? Memeyi bulana kadar ağlardı. Çişi mi geldi, yapana kadar ağlardı. Annesi illa onunla ilgilenecek... Butun şefkat ona gösterilecek, tum ihtiyaçları anında karşılanacak... Fakat kısa zaman sonra işi kıvırdı, uyum sağladı hayata. Zekasını, uyum sağlayabilme yeteniğiyle gösteren bir yavru Hachi.

Şecere adı olan Andromeda'yı yine Yunan Mitolojisinden alıyor. Batımın yıldız dişisi olmasından dolayı bu adı hak ediyor Andromeda. Takma adını ise, meşhur Hachi Ko'dan ve Japonca 8 anlamına geldiği için; 8. yavru olmasından alıyor. Kaderinin filmdeki gibi olmasını kimse istemez tabii... Belki de bir turlu kıyamayıp veremediğim için elimde kalmasıyla eşleşiyordur bir yerde Hachi Ko'nun hikayesiyle.

İnatçı bir yavru değil, ısırmamayı, oturup sırasını beklemeyi öğrendi kısa zamanda. Fiziğiyle zaten hep ön planlaydı; fakat karakteriyle de öne çıkmayı başardı. Evet, yaramaz köpek sevenler için uygun değil Hachi. Kesinlikle sakin ve hırssız bir Dobermann. Sadece limitlerini aşan Ati'ye karşı bazen sert çıkışlar yapabiliyor ve bu, Ati'nin hırsıyla birleşince ortaya ciddi kavgalar çıkabiliyor. Gucunun farkında; bu obur yavrumuz. En iri yavru olma yarışında Aura gidene kadar surekli onunla yarış halindeydi. Bunun sebebi şuphesiz çiğnemeden yutma özelliği. Çiğnemeden yutuyor hatun mamaları. Bu da ona cusse olarak geri dönuyor. Dobermann'da oburluk iyi bir şey sayılıyor; çunku aç bir köpeğin kilosunu kontrol edebilirsiniz mamayı keserek; ama iştahsız bir yavruya kilo aldırmaya çalışmak tam bir işkenceye dönuşebilir.

Karakteri, fiziği, sevgi dolu olması, ağırbaşlılığı... Tum bunlar birleşince, Vesta'nın yanında seve seve tutabileceğim bir yavru çıktı ortaya. Vesta vs Athena kapışmalarında default olarak Vesta'nın tarafını tutup kendi çapında liderini koruyor. Annesine çok çok duşkun, oyun oynayınca gayet guzel oynayıp koşan, dur deyince duran, haddini bilen ve liderliğe oynamayan bir yavru olması Vesta'yla uyum içinde yaşayabileceğini duşundurdu bana.

Evet, hala duzgun ve onun karakterine uygun bir sahip adayı çıkarsa çok uzulerek vereceğim Hachi'yi. Ama çıkmazsa bayıla bayıla bakacağım kendisine.

Aura ve Anubis "Dante"

Aura 9 numaralı, dişi olmasına rağmen batım içindeki en iri yavrumdu. Onun en karakteristik özelliği obur olmasıydı. Daha doğduğu gunden itibaren annesini en çok emen yavruydu. Diğer kardeşleri uyurken kalkar başlardı emmeye, bir sure emdikten sonra kardeşleri uyanır ona ortak olurlardı. Onlarla beraber emmeye devam eder, onlar emip bitirdikten sonra ancak karnını doyurup bırakırdı memeyi. Memede uyumaya bayılırdı. Diğer kardeşleri uyurken o bir posta daha emerdi kimseden habersiz. O bizim şişko kızımızdı.

Daha sonralar 8. yavrum Andromeda "Hachi" ile başabaş gitmeye başladılar. Bir gun Aura birinci geliyorsa ertesi gun Hachi onu geçiyordu. Aura, Vesta'nın en çok uzerine titrediği, oynamaktan keyif aldığı yavruydu. Diğer yavrular gittiğinde hiç umursamayan Vesta Aura gittiğinde butun gun onu aradı. Maskesiyle, fiziğiyle dikkat çekici guzellikte bir yavruydu Aura.

Anubis ise çok gurultucu bir erkek yavruydu. Kafa yapısı, alt çenenin durumu beni cezbediyordu. Bir şeyi istiyorsa elde edene kadar onu susturmak zordu. Bu bağlamda profesyonel destek almadan onunla cebelleşmek zordu.

Aura ve Anubis surekli beraber oynarlardı, beraber uyurlardı. Tarkan yavru için beni arayıp 2 yavru istediğinde, koşullarını anlattığında bu iki yavruyu ona vermenin uygun olacağını duşundum. Aura sakin, Anubis yaramazdı. Birbirlerini tamamlayan ve seven bu iki yavrunun aynı yere gitmesini istedim. Uretim prosedurlerini, inbreed'in tehlikelerini anlattıktan, köpeklerin karakterinden, eğitim desteğinden bahsettikten ve bu konularda tam bir guven sağlandıktan sonra Tarkan'a yavru vermeyi uygun gördum. Daha sonra batımı görmeye geldiler ve önerilerimi dikkate alarak bu iki yavruyu sahiplenmeye onlar da karar verdiler.

Aura ve Anubis şu an Aşa Club Tatil Köyu'nde tatillerini yapmaktalar ve çok iyi bakılmaktalar.

Alcatraz "Arsen"

Alcatraz batımdaki en ağır başlı yavrulardan biriydi kesinlikle. Kendi halinde takılmaya, etrafı keşfetmeye bayılırdı. Bir de fotoğraf makinesine sert bakışlar atmayı... En son sahiplendirdiğim erkek yavrum oydu. Irina Hanım ilk aradığında yavrular yeni doğmuştu, anneyi ve yavruları görmek istediğini söyledi. Ancak yavruyu beğense dahi hemen almayacaklarını bir sure benim bakmamı rica etti. Zaten en az 7-8 hafta bende kalacaklarını söyledikten sonra bu teklifi memnuniyetle kabul ettim.

Irina Hanım ikinci kez arayıp batımı görup yavru seçmek istediğini söylediğinde Alcatraz hariç tum yavrularım zaten seçilmişti. Tesadufen "sakin", çok hareketli olmayan bir yavru istiyordu. Alcatraz onun için uygun bir seçim olacaktı. Uzun göruşmemizin ardından köpekler konusunda, batım konusunda, dobermann konusunda tecrubeli bir sahip adayı olduğunu çok net belli ediyordu. Yine de anneyi ve yavruyu görmeden kesin bir karar vermediğini belirterek yavruyu rezerve ettirdi.

Görmeye geldiklerinde Irina yaklaşık 5 mt. mesafeden kafasını uzatmış 5 yavru içinden ilk saniyede Alcatraz'ı tanıdı. Dikkatine gerçekten de hayran kalmıştım. Ona sadece 2 kalitesiz fotoğraf göndermiştim halbuki. Alcatraz batımdaki en koyu maskeye sahip yavruydu. Bu maske ona sert bir ifade veriyordu. Daha sonra yavruyu evin içine aldık. Alcatraz'ın ciddi tavırları Irina ve Ailesinin hoşuna gitmişti. Vesta'nın karakterini Altuğ Bey çok beğendi ve aileleri için uygun bir yavru olduğuna karar verdiler. Daha sonra ufak bir İzmir turu attık onlarla birlikte.

Alcatraz için biraz alışveriş yapıldı. Bu esnada aileyi daha iyi tanıma fırsatı buldum. yargılarımda kesinlikle haklı olduğumu anladım. Irina Hanım'ın babası Rusya'da Alabay ve Kafkas Çoban ureten bir çiftliğin sahibiymiş. Köpekler konusunda bilgisi oradan geliyordu. Netice itibariyle çok çok iyi bir aileye daha yavru sahiplendirmenin haklı sevincini yaşıyordum. Ertesi gun Alcatraz'ı almaya geldiler ve ona da veda ettik...

Tabii ki duzenli olarak haber alıyoruz ondan ve herkes hayatından çok memnun...

29 Temmuz 2010 Perşembe

Athena "Ati"

Hala elimde olan kuçuk facia... Evet böyle tanımlıyoruz kendisini. Tam bir 4 ayaklı terorist hatun... Kuçuk Vesta.

Kesinlikle kendisini en iyi tanımlayan sözcuk sanırım kuçuk Vesta! Hayatımda tanıdığım en inatçı, en ısırgan, en hoplak, en oynak, en gurultucu, en deli yavru köpeklerden ikincisi. Her baktığımda kızımın kuçukluğunu hatırlatıyor bana. Vesta'nın 4 yıllık geçmişi boyunca sanırım ona kafa tutan; hatta köpeği delirtip dayağı yiyen, 2 dk sonra yeniden kudurmaya başlayan bir yaşam formu bu. Tum bu psikopatlığına rağmen insanların ilk göruşte aşık olacağı cinsten bir kerata. Adını Apaçi koymayı duşunuyordum, koysam yeriymiş yani. Yine Yunan Mitolojisinden gittik onun da adını koyarken; batımın hemen hemen geri kalan tamamı gibi.

Athena kesinlikle adının hakkını veren bir köpek. Savaşçı ve zeki bir hayvan. Vesta'yla kapışmaları evde kayda değer eğlenceli dakikalar yaşamamızı sağlıyor.

İyi bir eğitimle çok iyi yerlere geleceğine inandığım bir yavrum. Hala onun için uygun bir sahip aramaktayım, mutlaka daha önce dobermann beslemiş ya da profesyonel eğitmenlerle çalışabilecek birine gitmeli Athena. Bu şartlar sağlandığı takdirde iyi işler çıkaracağına inanıyorum.

Haa ondan nasıl ayrılacağım, bilmiyorum :(